Mahmud Hayrani

Mahmud Hayrani, Türk mutasavvıf (ö. 1268, Akşehir, Konya).

Yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgi yoktur. Önce Mevlânâ Celaleddin Rumi, sonra Hacı Bektaş Veli ile ilişki kurmuş, Bektaşiler arasında saygınlık kazanmıştır. Bir Bektaşi menkıbesine göre Mahmud Hayrani, Hacı Bektaş’ın ününü duyunca at yerine bir aslana binip, eline kamçı yerine bir yılan alarak onu ziyarete gider. Onun geldiğini duyan Hacı Bektaş da kızıl bir kayaya binerek karşılamaya çıkar. Mahmud bu durumu görünce yaptığından utanır, Hacı Bektaş’ın büyüklüğünü kabul ederek eteğine kapanır. Hacı Bektaş da ona “hayranım” diye hitap eder. Hayrani adının buradan geldiği kabul edilir. Ehl-i beyt ve insan sevgisini bir inanç biçimine dönüştürerek yaymaya çalışan Mahmud Hayrani’nin, Akşehir’in kendi adını taşıyan mahallesinde bulunan türbesi () günümüzde de Bektaşiler tarafından ziyaret edilir.

Osmanlı Devleti’nde ilk nüfus sayımı hangi padişah döneminde yapıldı

 


TDV İslam Ansiklopedisi

Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Ölüm tarihinden hareketle XIII. yüzyılın başlarında doğduğu söylenebilir. Adının başındaki “seyyid” unvanı onun muhtemelen Hz. Peygamber soyundan olduğunu gösterir. Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde bulunan ve Selçuklu ağaç işçiliğinin güzel örneklerinden olan sandukasının üzerindeki kitâbeye göre babası Selçuklu devlet adamlarından Mesud Paşa olup dedesinin adı Mahmud’dur. Onun Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin amcasının oğlu olduğu şeklindeki rivayeti doğrulayacak bir kanıt bulunamamıştır. Ancak Necmeddin Ahmed (ö. 649/1251) adlı bir kardeşi olduğu bilinmektedir. Mahmûd-ı Hayrânî’nin Baba İlyas ve Hacı Bektaş ile münasebet içinde bulunduğuna bakılarak bu çevrelere mensup olduğu söylenebilir. XV. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınan Ebülhayr Rûmî’nin Saltuknâme’sinde, onun Hayrânî nisbesini almasıyla “hayret” makamında temkin sahibi bir sûfî olması arasındaki ilgiyi açıklayan şu olay anlatılmaktadır: Bir velîler meclisinde Ahmed Fakih, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî’yi göremeyince etrafındakilere böyle bir mecliste onların niçin hazır bulunmadığını sorar. Sarı Saltuk Mevlânâ’nın âşık, Seyyid Mahmûd’un hayret sahibi (hayran) olduğunu, bu sebeple akıllılar meclisinde yer almadıklarını söyler.

Ahmed Eflâkî’nin Menâḳıbü’l-ʿârifîn’inden Mahmûd-ı Hayrânî’nin çağdaşı Mevlânâ ile samimi bir ilişki içinde olduğu anlaşılmaktadır. Eflâkî’nin anlattığına göre Mevlâna, Konya’ya gelip kendisini ziyaret eden Akşehirli Şeyh Sinâneddin Külâhdûz’a Mahmûd-ı Hayrânî’yi sorar, o da, “Onu tüyleri birbirine karışmış bir tilki gibi bir köşede oturmuş ve sizin âleminize karşı tamamıyla gözlerini kapamış bir halde buldum” karşılığını verir. Bu cevap üzerine Mevlânâ sadece gülümser. Sinâneddin Akşehir’e gittiğinde çarşıda Mahmûd-ı Hayrânî’yi murakabe halinde bulur ve yanına oturur. Mahmûd-ı Hayrânî hafifçe gözlerini açarak ona, “Ey Şeyh Sinâneddin! Eğer biz başların başı ve hür insanların reislerinin sultanı zamanında bir tilki olursak canımıza minnet” diye bağırır. Bunun üzerine Sinâneddin Külâhdûz elini ayağını öperek onun gönlünü alır, Konya’ya gittiğinde Mevlânâ’yı tekrar ziyaret eder. Mevlânâ ona, “Dünyada kalbi aydın kimseler çoktur” der ve şu beyitleri okur: “Eğer o mecnun sağ ise söyle gelsin, benden benzeri görülmemiş bir mecnunluk öğrensin. Eğer sen mecnun olmak istersen elbisene benim nakşımı dik (kendini bana benzetmeye çalış). Her mecnunluk için bir müddetten sonra şifâ bulmak vardır. Ey mecnun! Sana ne oldu da bu hastalıktan kurtulmadın?” Eflâkî, Sinâneddin Külâhdûz’un kendisine, bu sözlerden etkilenerek dağlara çıktığını, bir yıl oralarda kalıp kendine gelemediğini söylediğini nakleder (Âriflerin Menkıbeleri, II, 70-71). Şeyh Muhyiddin adlı bir Bektaşî şairinin 880 yılında (1475-76) yazdığı, Hızırnâme adıyla tanınan divanında Mahmûd-ı Hayrânî’nin Hacı Bektâş-ı Velî, Sadreddin Konevî, Mevlânâ, Sultan Veled, Şems-i Tebrîzî, Sarı Saltuk gibi velîlerle aynı mecliste bulunduğu anlatılmaktadır. Vilâyetnâme’de adı Hacı Bektaş’ın vefatı sırasında yanında bulunanlar arasında zikredilmektedir.

667’de (1269) vefat eden Mahmûd-ı Hayrânî, bugün Akşehir’in Anıt mahallesinde kendi adını taşıyan sokakta bulunan türbesine defnedilmiştir. İbrahim Hakkı Konyalı kabrinin bulunduğu yerde zâviyesi ve diğer ek binalarının olduğunu, 1920’lerde zâviyenin taçkapısının ayakta bulunduğunu, daha sonra yıkıldığını söyler (Akşehir, s. 442). Mahmûd-ı Hayrânî’nin etrafında teşekkül eden menkıbeleri içeren Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayranî adlı eserin günümüze ulaşmadığı kaydedilmektedir (Ocak, s. 45). M. Fuad Köprülü, Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî adına hayatında bir vakıf kurulduğunu, vakfiyesinin 655 (1257) tarihli olduğunu söyler (İlk Mutasavvıflar, s. 257).

No Responses

  1. A.Arif Efler 20 Ekim 2019

Sen de birkaç kelam et...

Select Language