Retorik

, konuşmacı, yazar, dinleyici ya da okuyucu gibi sözel iletişimde bulunanların eğitimiyle ilgili ilkeler. Başlangıçta hitabet sanatının kuramsal temelleriyle ilgili sistemli bir inceleme dalı olan , Eski Yunan ve Roma’da mahkemelerde savunma yapacak ya da halk önünde konuşacak hatiplerin eğitiminde kullanılırdı. ikna etme sanatı olarak tanımlamıştı. Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi ve halkın katıldığı forumların ortadan kalkmasından yüzyıllar sonra, retorik bu kez yazı diline uygulanmaya başladı. Özellikle 16. yüzyıldan sonra bir bilgi aracı olarak etkisini yitirmekle birlikte, klasik retoriğin izlerini koruyan pek çok okulda ders olarak okutulmaya devam etti.

Klasik retorik eğitimi hem uygulamaya, hem de felsefeye dayanıyordu. Birçok tarihçiye göre retorik, İÖ 460’larda Syrakusa’da gelişen demokrasiyle birlikte doğdu. Çünkü o dönemde yeni eşitlikçi hükümet, mallarına el konan toprak sahiplerine görüşlerini halk önünde açıklama hakkı tanımıştı. İyi konuşmak ve dinleyenleri ikna etmek büyük önem taşıdığı için, konuşmacılar rhetor denen özel öğretmenlerden konuşma dersleri aldılar. Bunun üzerine rhetor’lar da, güzel konuşma ya da retorik kuramları geliştirmeye başladılar.

Retörikle ilgili tartışmalarda dil, gerçek ve ahlak arasındaki ilişkiler sorgulandığından, dilin bu biçimde kullanılması filozofları da ilgilendiriyordu. Platon ve Aristoteles dilin doğasını ve etkisini konu alan önemli yapıtlar verdiler ve gerçeğin önceden insanın zihninde var olduğunu ileri süren benzer bilgi kuramlarını savundular. Onlara göre gerçeğin bilgisi kuşaktan kuşağa aktarılan ve sorgulanmadan benimsenen geleneksel akıl yoluyla ediniliyor ve dil aracılığıyla açıklanıyordu. Buna göre dil düşünceleri süslemenin bir aracı, retorik ise düşünceleri etkileyici biçimde düzenleme ve ayrıntılı bir biçimde açıklama yöntemiydi. Platon retorik bilgisinin filozoflarda toplanmasından yanaydı, çünkü ona göre gerçeği insanlığı ilerletme yolunda en iyi onlar kullanabilirdi. Aristoteles ise öğrenim görmüş herkesin retorik bilmesinden yana olduğu için, daha çok eğitime yönelik yapıtlar verdi.

Psikolojide, kavramlar ve algılar yardımıyla nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayan zihinsel işlev

 

Aristoteles rTetoriği üçe ayırmıştı Siyasal toplantılarda önceden hazırlanılarak yapılan konuşmalar, mahkeme önündeki savunmalar ve törenlerde günlük olaylarla ilgili olarak birini övmek ya da yermek için yapılan konuşmalar. Her üçü de dinleyenleri  ikna etmeye, onlara bir görüşü benimsetmeye ya da onlar üzerinde belirli bir etki yaratmaya yönelikti. Dilin araç olarak kullanıldığı öbür alanlar ise, retorikten çok felsefenin alanına giren mantık ve diyalektikti.

Bu retorik kuramı, Roma döneminde de benzer amaçlarla benimsendi. Roma yasama ve yargı sisteminde hitabet büyük önem taşıdığı için, başarılı yasa koyucu ve devlet adamları yetiştirebilmek amacıyla eğitim görmüş sınıflara retorik öğretiliyordu. İmparatorluğun en seçkin retorik ustaları, İÖ 1. yüzyılda yaşayan Cicero ile bir yüzyıl sonra yetişen Ouintillianus’tu. Yunan uygulamalarını daha da geliştiren Roma retorik sanatı, beş kola ayrılıyordu Buluş (amaca uygun düşüncelerin seçimi), kompozisyon (düşüncelerin düzenlenmesi), üslup, akılda tutma ve hitabet.

Hitabetin böyle bölümlere ayrılması, retoriğe zamanla daha mekanik bir nitelik kazandırdı. Roma’nın gerilemesiyle birlikte forumlar da ortadan kalkınca retorik ilahiyatçılarca uygulanmaya başladı. İlahiyatçıların vaaz üslubu Romalı hatiplerinkine benziyordu, ama konuşmaların içeriğini tümüyle kilise öğretisi belirliyordu. 16. yüzyıla gelindiğinde, retorik artık mektuplarda da kullanılmaya başlamıştı. Fransız retorik ustası Petrus Ramus’un etkisiyle giderek bir üslup sorunu haline gelerek benzetme, eğretileme ve kişileştirme gibi söz sanatlarını yan yana getirme ustalığına indirgendi. Bu gelişmeye bağlı olarak da, retoriğin her türlü özden yoksun gösterişçi bir süslemecilik olduğu görüşü yaygınlaştı ve sonraki yıllarda okullarda ders olarak okutulmak dışında fazla bir kullanımı olmadı.

Retoriğin böylesine değişmesi, Rönesans”tan sonra geliştirilen bilgi kuramlarının bir sonucuydu. Rene Descartes, John Locke, Friedrich Nietzsche’den başlayarak Thomas Kuhn gibi çağdaş düşünürlere uzanan gelişme içinde dilin gerçeklikle olan ilişkisi değişmiş, dilin mutlak bir doğruyu ya da gerçekliği yansıttığı yolundaki klasik düşüncenin yerini, gerçeğin anlamını büyük ölçüde dilin belirlediği düşüncesi almıştı. Bilgi kuramındaki bu değişiklik açısından bakıldığında, klasik retorik, dili bir iletişim ya da bilgi iletme aracı olarak görenler için yanıltıcı bir model oluşturur. Çünkü artık gerçek, dilden bağımsız bir düşünce olarak değil, dilin belirlediği bir bakış açısına göre değişen göreceli bir düşünce olarak görülmektedir. Dili bireyden önce var olan ve bireyin düşüncesini belirleyen kültürel bir yapı olarak değerlendiren yapısalcılık sonrası düşünürler, retorik biliminin yalnızca dili değil, dille ilişkili olan sinema, televizyon, reklamcılık, mali piyasa, siyasal partiler, eğitim sistemleri gibi doğası gereği retorikle ilgili, yani ikna etmeye ve belli sonuçlar elde etmeye yönelik öteki söylem biçimlerini de incelemesi gerektiğini öne sürerler. Dil aracılığıyla yapılan bütün iletişim biçimlerinin aynı zamanda bir sav içerdiğini düşünen bazı çağdaş retorik uzmanları da, söylemlerin toplumsal konumları ve dinleyicinin tepkisini temel alacak biçimde çözümlenmesi ve yorumlanması gerektiği görüşündedirler. Bu retorik anlayışı, ikna etmek ilkesine dayalı klasik retorikle bazı benzerlikler içerir

No Responses

  1. uzman06 Ekim 16, 2019

Sen de birkaç kelam et...

eleven + 10 =

Select Language