Revizyonizm

bilimde, öğretiyi gözden geçirerek, egemen görüşleri  yadsıyan ve değiştiren yeni tezler getirme çabası. Örneğin 1789 ’ne ilişkin “revizyonist” bir tarihçilik, bu devrimin gerekli ya da yararlı değil, tümüyle raslantısal, hatta belki yanlış ve zararlı olduğu düşüncelerini ifade eder. Özel olarak ise revizyonizm, Marksist düşünce bağlamında kullanılan bir terimdir ve Marksizmin değişmemesi gerektiğine inanılan bazı temel ilkelerini değiştirme girişimi anlamına gelir.

Revizyonizm suçlaması ilk kez 19. yüzyıl sonlarında Almanya Sosyal Demokrat Partisi içinde ’ın başlattığı Marksist öğretiyi gözden geçirme eğilimine yöneltildi. Emek değer kuramını, sınıf mücadelesinin önemini ve devrimi reddeden Bernstein, Alman toplumunun gelişmesinin Marx’ın bazı öngörülerini yanlışladığını, kapitalizmin çöküşe gitmediğini, sermayenin gitgide daha az ellerde yoğunlaşmadığını, orta sınıfın ortadan kalkmadığını ve işçi sınıfının derinleşen bir yoksulluğa yuvarlanmadığını savunuyordu. Bernstein’ın revizyonizmi zamanın Alman Sosyal Demokratları arasında büyük çatışmalara yol açtı. Karl Kautsky’nin başını çektiği çoğunluk, 1889’daki Hannover Kongresi’nde Bernstein’ın görüşlerini resmen reddetti. Bununla birlikte revizyonizm uygulamada partinin politikalarını etkilemeye devam etti.

II. Enternasyonal partilerinin çoğunun I. Dünya Savaşı’nda kendi ülkelerinin hükümetlerini desteklemeleri, 1917’den sonra ise “anti-demokratik” bir yol tuttukları gerekçesiyle Bolşeviklere karşı çıkmaları, revizyonizm sorunu çevresinde yeni bir kamplaşmaya yol açtı, II. Enternasyonal ile III. Enternasyonal ve sosyal demokrasi ile komünizm arasında bir bölünme ortaya çıktı. 1920’lerin sonları Marksizme yeni katılaşmalar getirdi. Büyük Bunalım, önde gelen kapitalist ülkelerin çeşitli ambargoları içeren kuşatması, İtalya’da faşizmin ve Almanya’da Nazizmin yükselmesi koşullarında Sovyetler Birliği’ni bir an önce kalkındırma amacıyla, Stalin son derece merkezi bir bürokratik aygıtın inşasına ve zor uygulamasına başvurdu.

Proletarya diktatörlüğü işçi sınıfının ve halkın çıkarlarının değişmez temsilcisi olduğunu varsayan tek partinin yönetimi biçimini alırken, parti merkezinin saptadığı “biricik doğru” çizgi “proletaryanın çizgisi”, bundan sapan bütün farklı görüşler ise “” olarak tanımlandı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB yönetimi, Sovyet modelinin ihraç edildiği Doğu Avrupa ülkelerindeki her türlü farklı eğilime de revizyonizm gözüyle bakmaya başladı. 1940’ların sonlarında Josip Broz Tito’nun bağımsız görüş ve politikaları “” olarak suçlandı ve Yugoslavya Kominform’dan atıldı. Ardından Macaristan ve Çekoslovakya’daki demokratik reform denemeleri, gene revizyonist oldukları ve sosyalist sistemin güvenliğini tehlikeye düşürdükleri gerekçesiyle SSCB tarafından 1956 ve 1968 işgalleriyle cezalandırıldı. Kruşçewin 1950’lerin sonlarıyla 1960’ların başlarında Sovyetler Birliği’nde giriştiği kısa süreli reform hamlesi de Stalınizme daha sadık Çin yönetimince “modem revizyonizm” diye nitelendi.

Her türlü farklı düşüncenin revizyonizm, dolayısıyla da burjuvazinin düşüncesi ve karşıdevrimcilik olarak damgalanması, Çin Kültür Devrimi’nde doruğuna ulaştı. 1989’te SSCB’de Gorbaçov’un iktidara gelmesi sosyalist sistemde çok büyük değişikliklere yol açtı. Stalinizmin kapsamlı bir eleştirisi yapılırken SSCB’de ve öbür Varşova Paktı ülkelerinde demokratikleşme hız kazandı, “komünist partisinin öncü rolü” anayasa hükmü olmaktan çıkarılarak çok partili bir rejime geçilmeye başladı. Böylece, daha sosyalist blok 1990’ların başlarında tümüyle dönüşüp dağılmadan önce, “biricik doğru proletarya çizgisi” ve onun dışında her türlü sapmadan oluşan çok geniş bir “revizyonizm” alanı anlayışının yerini, sosyalizm idealleri ve yollarının sonsuz çeşitliliği anlayışı aldı. 1989’da Tiananmen” deki demokrasi gösterilerinin Çin Komünist Partisi içindeki yaşlı ve tutucu ekibin emriyle ordu birlikleri tarafından kanlı biçimde bastırıldığı Çin ise, SSCB ile Doğu Avrupa’daki gelişmeleri yeniden revizyonizmle suçlama yoluna girdi. Arnavutluk, Kuzey Kore ve Küba da peresiroika’yı revizyonizm olarak görüp eski tek parti ve katı merkezi planlı ekonomi sistemine bağlı kaldı. Öte yandan bu aşamanın SSCB ve Arnavutluk dahil tüm Doğu Avrupa’da “var olan sosyalizm”in çökmesiyle noktalanması, artık derece derece piyasa ekonomisine açılan reformların yürütücüsü durumunda da olsalar Çin, Kuzey Kore, Küba ve Vietnam’ı, “proletarya diktatörlüğü” teorisine sadakat doğrultusunda sosyalist tek-parti rejimlerini yürüten ülkeler konumunda bıraktı.

No Responses

  1. uzman06 Ekim 16, 2019

Sen de birkaç kelam et...

twenty − 18 =

Select Language