Vladimir Mayakovski 48

Vladimir Mayakovski

, Rus gelecekçiliğinin öncülerinden Rusya’nın önde gelen şair ve oyun yazarı (d. 19 Temmuz 1893, Bagdadi, Gürcistan, – ö. 14 Nisan 1930, Moskova, Rusya).

Bir orman memurunun oğluydu. On beş yaşında Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne girdi. Yasadışı etkinlikleri yüzürden birkaç kez tutuklanarak hapis yattı. İlk şiirlerini 1909’da, cezaevinde konduğu hücrede yaz­dı. Hapisten çıktıktan sonra Moskova Sanat Okulu’na girdi ve David Burlyuk’un da aralarında bulunduğu gelecekçi şairlere katıldı. Kısa bir süre sonra hareketin sözcüsü durumuna geldi. Gelecekçilerin ünlü bildirgeleri ‘yu (1912; Yaygın Beğeniye Bir Şamar) yayım­lamalannın ardından, içerik ve biçim açısın­dan cüretli, meydan okuyan bir şiire yönel­di. Tek kişilik manzum oyunu Vladimir Mayakovski 1913’te Petersburg’da sahne­lendi.

Mayakovski 1914-16 arasında “Oblako v ştanah” (1915; “Pantolonlu Bulut”) ve “” (1916; “Omurga Flüt”) adlı uzun şiirlerini yayımladı. Her iki şiirinde de karşılıksız aşkı ve yaşadığı dün­yadan duyduğu hoşnutsuzluğu dile getiri­yordu. Bir yandan da şiir tekniğinde cesur denemelere girişiyor, sokağın dilini kullanarak şiiri “şairanelik”ten arındırmaya çalışı­yordu.

İspanya’ya karşı bağımsızlık müca­delesinin simgesi olmuş Kübalı yurtsever, şair ve deneme yazarı

 

Sovyet Devrimi’nin başlaması üzerine büyük bir coşkuyla Bolşeviklerin yanında yer aldı. “Oda revolutsi” (1918; Devrim İçin Od) ve “Levi marş” (1919; Solun Yü­rüyüşü) adlı şiirleriyle geniş bir okur kitle­sine ulaştı. Bir tufanın sonunda Pisler’in (proleterler), Temizler’e (burjuvalar) karşı kazandığı zaferi anlatan Misteriya-buff (Kutsal Güldürü) adlı oyunu da 1921’de sahnelenerek büyük bir başarı kazandı.

Ateşli bir Bolşevik olan Mayakovski, dev­rimden sonra birçok alanda birden çalıştı. 1919-21 arasında Rus Telgraf Örgütü’nde afiş ressamlığı yaptı; hazırladığı afişlere son derece çarpıcı sloganlar yazdı. Bir yandan da devrimi savunan şiirler kaleme alıyor, çocuklar için öğretici kitaplar hazırlıyor, ülkenin hemen her yanında konferanslar veriyordu. 1924’te Lenin’in ölümü üzerine 3 bin dizelik Vladimir İlyiç Lenin (Lenin Destanı, 1970) adlı uzun şiirini yazdı. 1925’ten sonra Avrupa’ya, Meksika ve Kü­ba’ya geziler yaptı; izlenimlerini şiirlerinin yanı sıra, iğneleyici yazılardan oluşan (1926; Amerika’yı Keş­fim, 1986) adlı kitabında topladı. Ayrıca film senaryoları yazdı; birkaç filmde de rol aldı. Son yapıtlarından, ilk kez 1929’da sahnelenen oyunu Klop’ta (Tahtakurusu, 1966) SSCB’de Yeni Ekonomi Politikası (NEP) döneminde ortaya çıkan darkafalı insan tipini yerdi. 30 Ocak 1930’da Leoningrad’da (bugün Petersburg) sahnele­nen Banya’da (Hamam) ise Stalin döne­mindeki bürokratların fırsatçılığını ve bu­dalalığını sergiledi.

Mayakovski, şiirlerinde toplumsal içerik ve propagandaya ağırlık vermekle birlikte, kişisel yaşamındaki acılan ve art arda yaşadığı gönül kırıklıklarını da içtenlikle yansıttı. İlk lirik şiirlerinden sonra, özellikle “” (1922; Seviyorum) ve “” (1923; “Bunun Hakkında”) adlı şiirlerinde aşka duyduğu özlemi dile getirdi.

Paris’te kaldığı sırada aşık olduğu , Mayakovski’nin evlenme isteği­ni reddetti. Aynı yıllarda Rus Proleter Ya­zarlar Birliği (RAPP) ve Sovyet yöneticile­riyle anlaşmazlığa düştü. Banya adlı oyunu da eleştirilere hedef oldu. 1925’te arkadaşı şair Yesenin‘in intiharından çok etkilenmiş, ama ona karşı yaşamı savunmuştu. Buna karşılık benzer bir umutsuzluğun ardın­dan o da kendini tabancayla vurarak öldür­dü. İntiharı üzerinde, genç bir tiyatro oyuncusu ile olan karmaşık aşk ilişkisinin etkili olduğu da öne sürülmüştür.

Mayakovski kendi dönemindeki Sovyet edebiyatının en etkin, en enerjik şairlerin­den biridir. Siyasal şiirlerinin yanı sıra lirik şiirleri ve yapıtlarındaki biçimsel yenilikler­le de etkili olmuş, yalnızca Sovyet şairlerini değil, özellikle 1930’larda birçok Avrupalı şairi önemli ölçüde etkilemiştir.

 

Pantolonlu Bulut

Düşünceniz
Sünepe beyninizde yatar ya miskin miskin
Yağ bağlamış bir uşak yatar gibi pis bir yatakta
Çileden çıkararak kanlı paçavralarıyla yüreğimin
Alaya alacağım onu, hınzır ve hayta

Ne gönlüme tek bir ak düştü,
Ne ihtiyar bir sevecenlik başımda!
Tuttu bütün dünyayı sesim, o korkunç gümbürtü;
Yakışıklı yürürüm şimdi
Yirmi iki yaşımda.

Siz çıtkırıldımlar!
Kemanlara geçirenler sevdayı.
Siz geçiren hamhalatlar dümbeleklere.
Derinizi kolaysa tersyüz edin benim gibi,
Ortada baştan aşağı dudaklar kalsın bir kere!

Gelin de görün –
Melekler takımında görevli bir hanım var salonda,
Keten gibi düzgün.
Ahçı nasıl çevirirse yemek kitabını
Dudaklar çeviriyor yollu yordamlı o da.

İsterseniz
Ben çılgına dönerim tenden,
-ya da renk değiştiren bir gök gibi ufukta-
isterseniz öyle çıtkırıldım olurum öyle incelirim ki
çıkarım insanlıktan, dönerim pantolonlu bir buluta!

İnanıyorum çiçekler içindeki bir Nis’e!
Yine herkes benim yüzümde tafra sahibi,
Bir hastane gibi köhne erkekler de,
Yıpranmış kadınlar da bir atasözü gibi.

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski


Yasenin’e

Sen gittin,
diyorlar
yukarılarda bir dünyaya.
Sonsuzlaşma-
Uçuyorsun,
parıldayan yıldızlara çarparak.
Ne borç var artık bize,
içki ne de

Ayılma.
Hayır, Yesenin,
oh
çekmek değil benim istediğim.
Görüyorum ben
kesik bileklerinle sendeleyişini
Ve alayla değil
acıyla
düğümleniyor yüreğim.
Görüyorum
bir kemik çuvalı gibi
yere atışını gövdeni.
-Dur! diyorum.
Bırak!
Delirdin mi sen?
Sürer mi ölümü
hiç insan
tebeşir tozu gibi
yanaklarına?

Sen ki çok daha
iyi verirdin ölüme
ağzının payını herkesten.
Yeryüzünde başka
kimsede olmayan
o efece konuşmanla.
Niçin?
Nedeni ne?
Donup kalıyorum şaşkınlıktan.
Homurdanıyor eleştirmenler:
-Bizce, bunun asıl nedeni
Şu…
ya da bu…
ama daha çok,
kopmak toplumdan,
Çok fazla bira
ya da şarapla kafayı çekmesi.
Başka deyişle
satsaydın
bohemleri
işçi sınıfına, diyorlar.
Sınıf bilincin olsaydı,
bak, bu gelmezdi başına.
Oysa işçiler de
kvastan sert içkilerle
kafayı çekiyorlar.
O sınıf da içerek
güzelce sıçıyor kendi ağzına.
Başka deyişle
Parti’den biri
denetleseydi seni
Sağlansaydı böylece
asıl önemi
içeriğe vermen.
Yazardın o zaman
her gün
o dizelerin
yüzlercesini
Uzun uzun
ve sıkıcı
Doronin de gördüğümüz türden
Ama bence
böylesi bir deliliğin içine düşseydin
Sen çok daha önce
son verirdin
yaşamına.
Votkadan gitmek daha iyidir
inan bana
Böylesi sıkıntıdan boğulmaktansa.
Hiçbir zaman söyleyemeyecekler
nedenini bize
seni yitirişimizin.
Şuracıkta duran
çakı mı, yoksa ip mi?
Ama bulunsaydı
mürekkebi, elbette
Angelleterre otelinin
damarlarını kesmen
ve ölüp gitmen
gerekmezdi.
Sana öykünenler çıldırdılar sevinçten:
bir daha, bir daha!
Neredeyse bir yığın insan
zıvanadan çıkıp
öldürdü kendini.
Neden çoğaltmalı
intiharları
böyle sayıca?
Daha kolay değil mi
mürekkeple doldurmak
oteldeki şişeleri!
Sonsuza dek
kilitlendi artık dilin
arkasında dişlerinin.
Benim bu bilmecemsi sözlerim
yersiz
bir bilgiçlik sayılmamalı
Halkımız,
yaratıcısı ve yaşatıcısı o güzel dilimizin,
Yitirdi ölümünle
yansılı sesler üreten
en güçlü çırağını.
Ve o herifler tayışıp duruyorlar
ölü şiir döküntülerini
Geçmiş,
gömülmüş ölülerden
hemen hiçbir yeniliği olmayan.
Üstüste yığıyorlar
tatsız uyaklarını
mezara toprak atar gibi: daha beterlerini.
Onurlandırmak için oğlunu
Esin Peri’sinin bile
işine yaramayacak olan.
Sana yaraşacak
bir anıt henüz dökülmedi
Hani nerde o anıt,
döğülmüş tunçtan
ya da yontulmuş mermerden?
Oysa çoktan doldurdular
yığın yığın
parmaklarının dibini
Çöplerle,
adama sözcüklerinden, anılardan, o bok püsür şeylerden.
Adın
hıçkırıklarla birlikte doldurdu mendilleri.
Sözcüklerini
geveleyip duruyor Sobinov ağzında
Kıvrılıp oturmuş da
altına suyu çekilmiş bir kayın ağacının-
‘Hiçbir şey söyleme,
ah dostum,
içini de çek-me ne olursun.’
Ah,
sen onu ne kimbilir nasıl da alaya alırdın,
Şu Leonid Lohengrinski’yi,
baş belası, tanrının!
Ortalığı kimbilir
nasıl da ayağa kaldırırdın:
‘izin veremem
şiirsel gargaralarına
anıran eşşeklerin! ‘-
Sağır ederdin kulaklarını
üç ayaklı ıslıklarınla, sonra,
Yazdıklarının hepsini
kıçlarına sokmalarını söylerdin.
Harcardın bozuk para gibi
o yeteneksiz heriflerin hepsini,
Doldururdun
smokin ceketlerinin
kara yelkenlerini,
Öyle ki savrulurdu
sağa sola
Kogan gibileri,
Süngüleyerek
sivri bıyıklarıyla
gelip geçenleri.
Oysa bu arada
sayısı hiç de azalmadı
bu serserilerin.
Çok zorlu bir iş
onları sayıca geride bırakmak.
Yaşam
yepyeni bir biçimde
yeniden kurulacak.
İşte o zaman
yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak.
Böyle bir çağda
ağırlaşıyor sorunları
kalemin,
iyi ama, gösterin bana
sizi ey zavallı
hortlaklar sürüsü, hadi
Nerede görülmüştür
ve ne zaman
yüce bir kişinin,
Dikenli yolları bırakıp da
gül bahçelerini seçtiği?
Sözcükler
yönlendirir
insanoğlunun güçlerini.
Yürüyün!
Arkamızda
zaman patlasın
bir mayın gibi.
Bizim geçmişe sunacağımız
yanlızca
bukleleri
Rüzgarda
geriye savrulan saçlarımızın.
Eğlenceye ayrılacak yeri yok
gezegenimizin.
Yarınlardan
koparıp
almalıdır mutluluğu
insan.
Şu yaşamda
en kolay iştir ölmek
Asıl güç olan
yepyeni bir yaşama
başlamak.

1926


Omurganın Fülütü

Ve gökyüzünü
unuttu diye maviliğini dumanlar arasında
ve bulutları, o paçavralar içindeki sığıntıları
tutuşturacağım en son aşkımla,
bir veremlinin yanan suratınca, kızıl sarı.

Sevinçle kapatacağım gürültüsünü
kalabalıkların,
unutanların dirliği, ev bark yüzünü.
Bir çift sözüm var
insanlar!
Çıkın siperlerinizden.
Sonra bitirirsiniz savaşı.

Ama,
Baküs gibi kandan sendeleyerek
bir savaş başlasa bile,
hiç solmaz aşk sözleri.
Sevgili Almanlar!
Bilirim,
sizin dudaklarınızda Goethe’nin
Greten’i var.

Fransız
gülümser süngü altında,
dudağında bir gülüşle düşer vurulan havacı,
bir anımsasınlar yalnız
ağzının öpüşünü
senin, Traviata.

Bana tad vermez ama
yüzyılların çiğnediği pembe et.
Başka ayaklara kapanın bugün!
Sensin övdüğüm elbet,
süslü püslü
sarışın yosma.

Belki aslında
bu süngü uçları gibi korkunç günlerden,
ağarınca yüzyılların sakalı,
kalan
yalnız
ikimiz olacağız,
bense kentten kente senin ardında.

Gelin gitmiş olsan da denizaşırı,
saklanmış olsan da gecenin inlerine,
Londra’nın sislerinde seni bulacaktır öpücüklerim yine
sokak lambalarının ateşten dudaklarıyla.

Aslanların nöbet tuttuğu
yakıp kavuran çöle yaysan da kervanlarını,
senin için
rüzgarın yırttığı kumun altına
sereceğim yanağımın yanan Sahra’sını

Dudaklarına bir gülüş yerleştirsen,
baksan da-
ne yakışıklı boğa güreşçisi!
Bir anda
kıskançlık salacağım kulübelere,
boğa gözlerimde bir ölüm sisi.

Dalgın adımlarla geçersen bir köprüden
düşünerek-
aşağıda olmak ne iyi;
ben
kemerler altında akan Seine ırmağıyım,
seni çağırıyorum,
gösteriyorum sana çürümüş dişlerimi.

Tırıs giden atların ateşinde yaksan da bir başkasıyla
Strelka’yı, Sokolniki’yi,
yukarılara tırmanıp, ta yukarılara
seni bekleyen ölgün, çıplak ayım ben.

Güçlü kuvvetliyim,
gereklilik duyarlar da
buyruk verirlerse bana
git savaşta öldürt kendini! diye,
senin adın olur
ağzımdan son çıkan ad,
donar kalır bir mermiyle parçalanan dudaklarımda.

Başım taçlı mı ölürüm,
Saint-Héléne de mi bilmem.
Ata biner gibi binerim yaşamın dalgalarına,
hem evrenin sultanlığına aday olurum
hem
kelepçelere.

Çar olmak düşerse bana,
senin yüzündür
güneşsel altınına sikkemin
basıla buyruğunu vereceğim şey
bütün halkıma ülkemin.

Ve orada,
solduğu yerde herkesin tundurada,
ırmakla pazarlık ettiği yerde kuzey yelinin
adını oyacağım zincirlere Lili’nin
öpe öpe zindanın karanlığında.

Dinleyin, unutanlar göğün mavi olduğunu, hepiniz,
vahşi hayvanlar gibi
diken diken tüyleriniz.
Bu aşk belki de
son aşkıdır dünyanın,
yanar bir veremlinin kızıl rengiyle.

Vladimir Vladimiroviç Mayakovski
Çeviri: Sait Maden

Greten, Faust’un kadın başkişisi Margeret’in adının küçültülmüş biçimi.
Strelka, Leningrad yakınlarında; Sokolniki ise Moskova yakınlarında gezinti yerleri.

 

Sen de birkaç kelam et...

Select Language