Yunan Uygarlığı

, günümüz Avrupa kültürünün temelini oluşturduğu kabul edilen büyük ve özgün ilk çağ uygarlığı. Başlangıçları Neolitik Çağa dayanırsa da asıl tarihi Ege’de Tunç Çağı uygarlıklarının çözüldüğü İÖ y. 1200’den başlatılır. Yörede İÖ Y 3000-1000 arasında doğup gelişen bu Tunç Çağı uygarlıkları genellikle Ege Uygarlıkları olarak bilinir. İÖ 9. yüzyılda özgün çizgileri beliren Eski İÖ 5. yüzyılın son yarısında klasik görünümüyle doruğuna ulaşmış, Büyük İskender’in fetihleri sonucu Ön Asya kültürleriyle de iç içe geçerek İÖ 3-1. yüzyıllarda yaratmıştır. Bu dönemin ortalarında eklemlendiği Roma uygarlığının da başlıca öncülü ve esin kaynağıdır. Yunan Roma uygarlığının ortaçağ boyunca zayıflayan etkisi, 14. yüzyılda Rönesans aracılığıyla yeniden öne çıkmış, kapitalizmin doğduğu ortama karmaşık bir biçimde damgasını vurmuş, Avrupa’nın üstünlük sağladığı yüzyıllarda insanlığın ortak mirası içinde egemen ve belirleyici bir konum kazanmıştır.

Temel öğeleri

Eski Yunan’ın Batı uygarlığı tarihi içindeki çok özel yerini saptamak görece kolay, bu olguyu açıklamak ise daha zordur. İlk çağda başka hiçbir halk, bu kadar çeşitli alanlarda böyle parlak bir yaratıcılık göstermemiş, canlılığını bu ölçüde koruyan bir katkıda bulunmamıştır. Bununla birlikte Yunan uygarlığının asıl büyük başarısı sanat ve edebiyattan çok, düşünce yapısında, araştırıcı ve sorgulayıcı tavrında, siyasal yaşama yaklaşımında yatar. Asya’nın ve Mısır’ın otokratik hanedanlarıyla çarpıcı bir karşıtlık gösteren Eski Yunan’ın küçük krallıkları, aristokratik ailelerin ya da bireysel diktatörlerin egemenliğindeki yönetim sistemlerinden seçilmiş meclisler aracılığıyla yönetime doğru hızla evrilmiştir. Bu gelişme insanlığın ilk kez bütün erdemleri ve sorunlarıyla demokrasi deneyimini yaşamasına yol açmıştır. Devlet-toplum ayrışmasının ya da devletten ayrı ve farklı bir sivil toplum olgusunun maddi yaşamda ve insanların bilincinde belirginleşmesi, yönetimin ve yönetme sanatının sistemli biçimde incelenerek çözümlenmesine olanak vermiştir. Devlet kuramının, hem de karşılaştırmalı bir çerçevede, Eski Yunan’da ortaya çıktığı söylenebilir. Daha eski kültürlerde bu sürecin hiçbir örneğine ve habercisine rastlanamaz.

Güzel sanatlarda ise, bir olasılıkla duvar resimleri dışında, Eski Yunanlılar teknik becerilerini daha çok başka kavimlerden öğrenerek edinmişlerdir. Ama daha sonra, özellikle kavramlaştırma ve kesinlik yönünden öğretmenlerini çok aşarak, neredeyse insanüstü izlenimini uyandıran sanatsal anlatım ve işçilik düzeylerine ulaşmışlardır. Anlatı sanatına özel katkıları, yalnızca olayları aktarmakla yetiniyormuş gibi görünürken duygu ve atmosfer inceliklerini ustalıkla iletebilmelerinde yatar. Grafik sanatlarında, desen ve orantı duygusu ile insana ve dünyaya ilişkin keskin gözlemler arasında kusursuz bir denge kurulmuştur. Bütün ilkçağ kültürlerinin en okuryazarı olan Eski Yunan’da alfâbe destanların, yasaların, tragedyaların ve lirik şiirlerin kaleme alınmasına aracılık etmiştir. Büyük Yunan tarihçilerinin yapıtları hem olayların tarafsız ve eleştirel bir tavırla gözden geçirilmesinin, hem de düzyazı ustalığının örnekleridir.

Eski Yunan felsefesinin evreni mitoloji ve din dışında açıklama çabası, zamanla pratik bilimsel buluşlara yol açmış, insanın düşünme ve kanıtlama süreçlerinin incelenmesi, temel mantık ve betimleme ilkelerinin tanımlanmasını sağlamıştır. Öte yandan, her şeyin kaynaklandığı ilk ilke (arkhe) arayışı felsefede çoğu kez kuramsal önermelerin gözlem ve araştırmanın önüne geçmesi sonucunu doğurmuş, dolayısıyla tıp ve doğa bilimlerindeki gelişme, öbür alanların gerisinde kalmıştır.

İngiltere ile Fransa arasında geçen Yüz Yıl Savaşları kaç yıl sürmüştür?

 

İnsanı her şeyin ölçüsü kabul eden, onun yüce uğraşını da insanlığın incelenmesi biçiminde tanımlayan kavrayış, özellikle başka ilk çağ toplumlarının saplantılı dinleri, baskıcı yönetimleri ve kalıplaşmış sanatsal anlatımları ile karşılaştırıldığında, Eski Yunan’ın en çarpıcı bilişsel sıçraması olarak görülür. Bütünsel bir bakış açısından bu yerinde bir değerlendirmedir, ama geçmişte Yunan uygarlığının duygusal biçimde idealize edilmesine, maddi temellerinden kopartılarak bir mucize gibi görülmesine, Eski Yunan’a özgü olduğu varsayılan erdem, bilgelik ve güzellik gibi ölçütlere bağlanmasına yol açabilmiştir. Yakın zamanlardaki çalışmalar ise bu toplumu başka birçok ilk çağ toplumundan biri olarak, daha nesnel ölçüler içinde ele almakta, Eski Yunan’ın öbür halkların hiç de küçümsenemeyecek başarılarına neler borçlu olduğunu ve hangi sosyoekonomik gelişmeler temelinde yeni bir sentez ortaya koyabildiğini araştırmaktadır.

Coğrafi açıdan yöre, ilk bakışta uygarlığa özel katkılarda bulunmamış gibidir. Nil, Mezopotamya ve İndus gibi büyük vadi uygarlıklarının depolanabilir bir artı ürüne kolay erişmelerini sağlayan toprak koşulları yerine, girift dağ sıralarıyla bölünmüş, büyük ölçekli tarıma elverişsiz bir topografya söz konusudur. Ama belki tam da bu koşullar küçük vadilerde yan yana birçok siyasal organizmanın doğuşuna yol açmıştır. Aşağı yukarı denk güçte oldukları için birbirlerini yok edemeyen bu. devletçikler girintili çıkıntılı kıyıların, Ortadoğu’ya yakınlığın ve yüzlerce adanın gerçek olanaklarını değerlendirerek denizciliğe yönelmişlerdir. Edinilen zenginliğin türünü ve kullanılış biçimlerini geniş toprak ilhakları yerine ticari etkinlik belirlemiş, refah bu küçük birimlerin yurttaşları arasında daha demokratik biçimde bölüşüldüğünden çok hızlı ve yoğun bir iç gelişme yaşanabilmiştir.

Kabile toplumundan devlete geçişin evrensel dinamikleri belirli bir aşamada kralın, bir soylular meclisinin ve topluluğun bütün yetişkin erkeklerinin katıldığı genel meclisin yan yana varlığını yaratır. İlk çağın ve orta çağın hemen bütün başka devletleşme süreçlerinde, bundan sonra krallığın güçlenerek kabile toplumunun kalıntısı olan temsili ya da yarı temsili kurumları ezdiği görülür. Eski Yunan’da ise krallığın çok zayıfladığı ya da bütünüyle ortadan kalktığı, iktidarın meclislerde toplanmasıyla birlikte bu meclislerin belirlenmesinde seçim ilkesinin sürekli kılındığı gözlenir. Bu yönde gelişen devlet bir kent devletidir ve başta Atina olmak üzere birçok kent devletinin yönetim organlarında eski topraklı aristokrasinin oligarşik egemenliğinin yerini toplumsal tabanı daha genişlemiş bir katılım almıştır. Bu gelişmelerin maddi temeli ise ticaretin ilk çağ için olağanüstü boyutlarda serpilmesidir. Para kullanımının yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan piyasa için üretim bir yandan insanın kendini doğadan ayrı bir özne olarak algılamasına yardımcı olmuş, bir yandan da ticaretin savaş ve korsanlıkla birleştiği ilk çağ koşullarında kölelerin büyük ölçüde üretime sokulmasına yol açmıştır. İnsanlık tarihinde köleci üretim tarzının başat hale geldiği bir aşama, temelde ilk çağa ve Akdeniz havzasına özgüdür. Roma’ dan önce Eski Yunan’da, büyük çapta köle kullanımına dayalı üretim, bu etkinliği yöneten ve örgütleyen, çoğunlukla ticaret ile ilgili, dış dünya hakkında bilgili ve geniş ufuklu kesimleri topraklı aristokrasi karşısında güçlü kılmıştır. Ayrıca zenginliğin kent devletinin (çok kalabalık olmayan) yurttaş kitlesi arasında şu ya da bu ölçüde paylaşılmasına, bu kitle için yaratılan boş zamanın düşünsel ve sanatsal etkinlik için kullanılmasına ve bireyleşmeye olanak vermiştir. Köleler dışta tutulmak koşuluyla sonuçta toplumun devletle olan ilişkisinin dönüşüme uğradığı görülmektedir. Bu toplumda insanlar teba değil, yurttaştır. Devlet her şeyi yutan, içeren ve yöneten değil, varlık alanı sınırlı bir kurum olarak algılanmaktadır. Kamu yaşamı eğitim, kültür ve girişimcilik bakımından yetkinleşmiş bireylerin etkin katılımıyla biçimlenmektedir. Bütün bu karmaşık süreçler üzerinde de ilk Tunç Çağı uygarlıklarında rastlanmayan bir felsefe yükselmekte, insan artık dış dünya (evren ve toplum) ve kendi varlığı üzerine soyut düşünceye yönelebilmektedir.

Tarihsel gelişim

Yunanca konuşan halkların ve kültürlerinin Ege’de kesin egemenlik sağladığı İÖ 1000 yılı dolayları kabaca Tunç Çağından Demir Çağına geçişe denk düşer. Bu dönüm noktasının öncesinde, İÖ y. 3000’den İÖ y. 1000’e değin Ege Denizi ve çevresinde doğup gelişen Tunç Çağı uygarlıkları, Girit’i, Kyklad Adalarını ve başka bazı adaları, Peloponnesos, Orta Yunanistan ve Tesalya’yla birlikte anakarayı kapsar. Suriye ile Mısır’dan eşit uzaklıkta, Ege havzasının girişinde yatan Girit’te bilinen ilk yerleşmelerin Anadolu’dan ve Nil Deltasından gelen Neolitik göçmenlerce kurulduğu kabul edilir. Peloponnesos, Orta Yunanistan ve Tesalya’dan önce Girit’te başlayan Tunç Çağı uygarlığı, Minos Uygarlığı olarak bilinir. Yer yer Girit’ten etkilenmekle birlikte özgün öğeleriyle ayrı bir geleneği sürdüren Kyklad uygarlığı da Ege’de Tunç Çağının önemli bir merkezidir. Mezar olarak bazen taştan küçük odacıklar yapan, ama genellikle kutu biçiminde lahitler kullanan Kyklad halklarının ölülerini yatar durumda gömme geleneği Giritlilerden farklıdır. Mermer vazo ve heykelcik yapımı da İlk Tunç Çağında Kyklad Adalarında gelişmiştir. Girit’in ve Kyklad Adalarının görece üstün uygarlığından etkilenen anakarada ise Tunç Çağı Helladik dönem adıyla anılır. İÖ 16. yüzyılda ana karada Girit etkisi altında yükselen uygarlık, en önemli merkezi Mykenai kenti olduğundan Miken uygarlığı olarak bilinir. Homeros destanlarında anlatılan , büyük olasılıkla, Mykenai savaşçı aristokrasisinin kahramanlık çağının, Batı Anadolu kıyılarına düzenlediği akınların ya da bu kıyılarda giriştiği egemenlik mücadelesinin anılarından oluşur.

Eski Yunan uygarlığının asıl tarihi, Erken Arkaik dönemle (İÖ y. 1200-750) başlar. İÖ 1100-900 arasında, Yunanca konuşan bir halk olan Dorların kuzeyden Peloponnesos’a girmesi Miken uygarlığının yıkılışını hızlandıran başlıca etken olarak görülebilir. İÖ 12. yüzyılda dalgalar halinde süren istilalar büyük olasılıkla iklim değişikliğinden kaynaklanan kuraklık ve kıtlığın da etkisiyle kültürün gerilemesine ve belli bölgeler dışında nüfusun çok azalmasına yol açmıştır. Son istila dalgasıyla Lakonfa, Argolis ve Korinthos’un yanı sıra Güney Ege’deki adalara da yerleşen Dorlar ise Miken uygarlığını Arkadia’da olduğu gibi küçük ceplere sıkıştırmış ve bölgeye farklı bir yaşam biçimi getirmiştir.

Yunan uygarlığının İÖ y. 1100-900 arasındaki bu yeni dönemi için kullanılan proto-geometrik (ilk-geometrik) nitelemesi çanak çömlek yapımı ve bezemesinde görülen. gelişmeden kaynaklanır. Ama dönemin incelmiş biçim ve bezemeleri eski gelenekten tam bir kopuşu değil, var olan biçim ve desenlere getirilen kesinliği ve orantı duygusunu ortaya koyar. Klasik Yunan sanatının başlangıcını oluşturan proto-geometrik üslubun Argolis’in yanı sıra Atina’da doğması, hiçbir zaman bir Dor yerleşmesi olmayan bu kentin de kuzeyden gelen kültürden etkilendiğini düşündürür. Kuzey kökenli öbür kültür öğeleri arasında yer yer ölüleri yakma geleneğinin yaygınlaşması, düz. giysileri omuzdan tutturmak için tokaların kullanılması ve silah yapımında demirin yeğlenmesi sayılabilir. İO 10. yüzyıl boyunca proto-geometrik üslup gelişmiş, nüfus, ticaret ve genel refahla birlikte mezarlara konan demir eşya da artmıştır. Dönemin bir özelliği de yeni üslubun etkisiyle Tesalya, Euboia (Eğriboz) ve Kyklad Adalarını da kapsayan (görece geri Lakonfa ve Batı Yunanistan’ı ise dışta bırakan) bir kültür birliğinin sağlanmasıdır. Ama bu genel çerçeve içinde belirgin gelenek ve üslup farklılaşmaları vardır ve zamanla bu farklılaşma en açık ifadesini bağımsız kent devletleri biçiminde bulmuştur. Arkeolojik verilere göre Yunanlıların Batı Anadolu’ya da göç ettiği ve İonya’ya yerleştiği proto-geometrik dönemin. sonunda Atina Yunan dünyasının kültürel merkezi olarak belirir. Ege’nin de ilk kez bir Yunan denizi durumuna geldiği görülür.

Erken Arkaik dönemin ikinci yarısını oluşturan geometrik dönem

(İÖ Y. 900-700) bir önceki görece yalın proto-geometrik üsluptan gelişen ve başlangıçta tümüyle soyut olan üslubun adıyla anılır. Zamanla figüratif bezemeye de yer veren ve Doğu Akdeniz’le ticaretin gelişmesi sonucunda Yakındoğu kültürlerinden çeşitli öğeler alan geometrik üslup Eski Yunan’ın ayrıca yazıya ve yazılı kayıt olanağına kavuştuğu bir döneme denk düşer. Atina’da doğan ve en karmaşık anlatımına gene bu kentte ulaşan bu yeni kültür kısa sürede bütün Yunanistan’a yayılmıştır.  Ama bu dönemde zenginleşen ve kalabalıklaşan. Yunan devletçikleri çok geçmeden sanatsal başarı dışındaki alanlarda da bağımsızlıklarını ve güçlerini kanıtlama yarışına girmiştir. Eretria ile Khalkis arasındaki Lelantin Savaşı dönemin sonlarına doğru Eski Yunan’ı iki kampa bölmüştür. Özellikle silah yapımında gereksinim duydukları metalleri sağlamak için Doğu’ya yönelen Yunan devletlerinin Kıbrıs, Suriye ve Fenike’den alımları gittikçe artmış, Attika ve Girit’te yabancı ustalar çalışmaya başlamıştır. İonya’daki başlıca merkezlerin belirgin gelişmesi geometrik dönemin ortalarına rastlar. Homeros destanlarının yazıldığı Yunanistan tek kentleri merkez edinmiş bağımsız krallıklar ülkesidir. Yönetim genellikle otokratik, savaş da soyluların uğraşıdır. Yurttaş kitlesi ise henüz çok etkili değildir.

Bir sonraki Arkaik dönem sanat tarihi açısından bazen İÖ y. 650’den Pers istilasına değin geçen süre olarak kabul edilirse de genel değerlendirmede İÖ y. 750-500 arasını kapsar. Bu döneme damgasını vuran Akdeniz ve Karadeniz’de Yunan kolonileri kurma hareketi nüfus fazlasının yarattığı baskının sonucudur. En az metal kadar önem kazanan yiyecek gereksinimi Yunan devletlerini fazla nüfusun yerleşebileceği yeni topraklar bulmaya yöneltmiş, başta Euboia olmak üzere özellikle denizci devletçikler çözümü koloni kurmakta bulmuştur. Kurulan yerleşmelerin bazısı yenidir bazısı var olan bir başkasının yerini almıştır, bazısı tapınak, agora vb ile ana kenti örnek alan Yunan kenti yapısında, bazısı ise koloniden çok ticaret merkezi ya da ticaret kenti niteliğindedir. Bazısı yalnızca stratejik, bazısı aynı zamanda tarımsaldır. Yerel halkın hızla köleleştirildiği, zamanla Helenleştirildiği, bazen de direnerek kendi kültürünü koruduğu koloniler vardır. Ama farklı biçimlerde de olsa hareket İspanya’ya, Afrika kıyılarına, Tuna Deltasının güneyinden Kırma, Boğazlardan Sinop, Amasya ve Trabzon’a ve Doğu Akdeniz’e yayılmıştır. Kültürel açıdan Arkaik dönemin başlıca gelişmelerini ticaretin artık saygın bir uğraş olarak görülmesi, mimarlıkta Ege’nin doğu kıyılarında İon düzeninin, batı kıyılarında da Dor düzeninin belirmesi, felsefede Tonya’nın, özellikle de Miletos’un öne çıkarak ilk ilke arayışının önem kazanması oluşturur. Dönemin sonlarına doğru sınırlı ölçüde de olsa metal para kullanıma girmiştir. Toplumsal açıdan belki de en önemli gelişme ise kentsel yaşamın yaygınlaşması ve Yunan kent devletinin temel siyasal birim olarak biçimlenmesidir.

Arkaik dönemde Yunan siyasal örgütlenmesinin bir ucunda Sparta oligarşisi, öbür ucunda reformlarıyla kurulduğu kabul edilen Atina demokrasisi yer alır. İÖ 7. yüzyılda pek çok kıyı kentinde gözlenen tiranlık ise kamu yönetiminin güçlendiği bir ara aşama olarak görülebilir; kral soyundan gelmeyen birinin kent yönetimini ele geçirmesi anlamına gelen tiranlığın iyi bilinen bir örneği Sikyonlu Kleisthenes’tir. Solon yasalarından sonra Atina’da da tiranlık dönemi yaşanmış, demokrasi ancak İÖ 5. yüzyılda, Klasik dönemin başlarında gelişebilmiştir.

Yunan uygarlığının Klasik dönemi

(İÖ 480-323) Doğu’da yükselen ’nun İonya’daki ayaklanmayı bastırarak bu bölgenin Arkaik dönemdeki kültürel üstünlüğünü sürdürme olanağını yok etmesiyle başlar. Pers saldırılarına (İÖ 490 ve İÖ 480-479) karşı siyasal rakibi Sparta’yla ittifaka giren Atina uzun savaş dönemlerinin yol açtığı yıkıma karşın klasik Yunan uygarlığına önderlik etmiştir. Pers Savaşları sırasında kurduğu Delos Birliği de zamanla bir Atina imparatorluğuna dönüşmüştür, Peloponnesos Savaşları’nın sonunda (İÖ. 404) Sparta’nın Atina’yı ele geçirmesinden Makedonyalı Büyük İskender’in büyük bir imparatorluk kurmasına değin ise Yunan dünyası, tarihinin en bölünmüş dönemini yaşamıştır. Yunan uygarlığının Klasik dönemi İskender’in ölümüyle (İÖ. 323) başlayan Helenistik dönemle sona erer.

Klasik nitelemesi herhangi bir uygarlığın en yetkin düzeyine ulaştığı dönem için kullanılır. Atina’nın vatandaşlarına sağlayabildiği yüksek yaşam standardı Yunan uygarlığının böyle bir düzeye ulaşmasında önemli rol oynamıştır. İnsan ve insan davranışı bu dönemde Yunanlıların temel ilgi alanı haline gelmiş, tanrılarına farklı bir gözle bakmalarına, artan ölçüde usçu, gerçekçi ve bireyci yaklaşımlar benimsemelerine yol açmıştır. Dönemin hemen başında Kimon’un Atina’da giriştiği imar çalışmalarını yürüten mimarların adları bugün bilinmemektedir, ama bu yapılar Yunan sanatında anıtsal resmin ilk örneklerini barındırır. Arkaik dönemin kısıtlayıcı çerçevesinin dışına çıkan araştırıcı, yenilikçi ressamların en ünlüsü Polygnotos’tur. Aynı ruhun öne çıktığı heykelde yeni yeni konuların seçildiği, yüzeyden çok, üç boyutluluğa önem verildiği, arkaik simetrinin yerini daha gerçekçi figürlerin aldığı ve arkaik gülümsemenin yok olduğu görülür. Myron’un disk atan tunçtan atlet figürü yalnız Yunanlı değil, Romalı sanatçılar için de örnek oluşturmuştur. İO 456’da tamamlanan Olympia’daki Zeus Tapınağı’nın heykelleri de o zamana değin herhangi bir Yunan yapısında yer alanların en yetkinleridir.

Yunan Edebiyatı

 

Edebiyatta dönemin en çarpıcı başarısı, Atina için özel bir gurur kaynağı olan tragedyanın olgunlaşmasıdır;  Aiskhylos, Sophokles ve Euripides Atina’nın üç büyük tragedya yazarıdır. Eski Yunan komedyasının en büyük temsilcisi ise ’tir. Tarih yazımında Herodotos’tan ancak bir kuşak sonra gelen Thukydides’e göre doğru gözlem ve kayıt büyük önem taşır; tanrılara ve kehanete ise tarihçilikte yer yoktur. Aynı dindişı yaklaşımın tıptaki temsilcisi Hippokrates’e göre de epilepsi bir “kutsal hastalık” değildir. Felsefede sofistlerin para karşılığında öğrencilerini siyasette pratik başarı sağlamak üzere yetiştirdiği, Sokrates’in ise insanları düşündürmeye, gerçek değerlere yöneltmeye çalıştığı görülür. Eski Yunan tarihinin en yıkıcı savaşlarından biri olan Peloponnesos Savaşları’nın yaşandığı Klasik dönemin ilk yüzyılı şaşırtıcı bir yaratıcılık dönemidir.

Atina’da Sparta’nın kurduğu oligarşik yönetimin kısa sürede devrilip demokrasinin canlandırılmasına karşın kentsel refah sona ermiş, İÖ 4. yüzyıl boyunca yurttaşlık ruhunun yavaş yavaş erimesine tanık olunmuştur. Ama kent devletinde yurttaşları birbirine yaklaştıran bağlar zayıflarken buna eşlik eden usçu, gerçekçi ve bireyci tutumlar toplumsal ve siyasal sorunun açıkça tanımlanmasını da sağlamıştır. İster Sparta gibi oligarşik, ister Atina gibi demokratik olsun hiçbir rejimin Yunan dünyasında istikrarı koruyamadığı anlaşılmış ve bağımsız kent devletinin artık gününü doldurdugu görüşü biçimlenmeye başlamıştır. İÖ 392’deki Olimpiyat Oyunları’nda Gorgias bütün Yunanlıların birleşmesi gereğinden söz etmiştir. Kynik filozof Antisthenes’e göre ise Yunanlı ile barbar, özgür vatandaş ile köle eşittir. Yunan dünyasını güçlü bir önderin yönetimi altında birleştirme özlemi birçok önemli düşünürün görüşlerine yansımıştır. Platon bir süre için filozof-kralını Sicilya’da, Dionysios’un (Yaşlı) kişiliğinde bulduğunu sanmış, İsokrates de sonunda Makedonyalı Philippos’u Yunan birliğini düş olmaktan çıkaracak önder olarak görmüştür. Dönemin bütün felsefe okullarını etkileyen ve öğrencilerine yurttaştan önce insan olmayı öğreten Sokrates’in ölüme mahküm edilmesinden sonra Platon’un ideal yönetim arayışına girdiği görülür. Hiçbir zaman uygulamaya koyamadığı devlet kuramı da bu çabasının ürünüdür. Platon’un düşünce tarihinde açtığı yol insanın idea’lar dünyasında ilerlemesini sağlamış, öğrencisi ise aynı şeyi dünyevi olgular için yapmiştır. İkisi bir arada insan düşüncesinin birbirini tamamlayıcı iki yönünü temsil eder.

Sanat

İO 4. yüzyılın sanat yapıtları da geçiş döneminin belirsizliğini yansıtır. Sanatçı görkemli geçmişten çok günlük yaşamla, yoksullukla, insan karakteri ve tutkularıyla ilgilenmeye başlamış, böylece çözümleyici bir yaklaşım geliştirmiştir. Yurttaşlık duygusundan uzaklaşan ve artık tanrıları unutan heykelciler insanı evrensel yanlarıyla değil, korkuları ve zayıflıklarıyla ele almış, yüz ifadesine, jestlerin ve duruşların anlattığı duyguların ve acıların yorumuna büyük önem vermiştir. Skopas’ın heykellerindeki geriye dönük başlar, bükülmüş ya da yarı açık ağızlar ve titreşen kaslar varoluşun acılarını dile getirir. Praksiteles’in çıplak kadın (hatta tanrıça) heykelleri gibi dönemin zarif Tanagra heykelcikleri de duyulara seslenen yapıtlardır. Yüzyılın ikinci yarısında Lysippos kadın yerine atletleri konu almaya başlamış, ayrıca hükümdar heykelleri yapmıştır. Makedonya’ya giderek Asya seferinde İskender’e eşlik eden Lysippos ilk saray heykelcisidir. Mimarlıkta görülen birçok yenilikten biri adı verilen dinsel yapılardır, ama asıl gelişme her yerde tapınakların yükseldiği lonya’da görülmüş, Ephesos’taki Artemis Tapınağı ve Halikarnassos’taki (Bodrum) Mausoleion bu dönemde yapılmıştır. Atina ise sanattan çok edebiyat alanında Yunan kültürünün merkezi olma özelliğini korumuştur. Bu dönemde yazmayı sürdüren Aristophanes Yeni Komedya üslubunu yaratmış, sıradan insanların günlük yaşamını gerçekçi bir biçimde betimleyerek, tek tek karakterleri değil, durumları çözümleme yoluna gitmiştir. Dönemin önde gelen Atinalı söylev yazarı Demosthenes Makedonya’ya karşı mücadelesini yaşamıyla ödemiştir. Tarihçi Ksenophon’un hükümdarın eğitiminin önemine değindiği Kyropaidia adlı tarihsel romanı ise Aristoteles’in öğrencisi İskender’in Yunan dünyasında egemenliğe yükseleceğinin habercisi gibidir.

İnsanların yazgılarından çok geleceklerinden endişe duyduğu İÖ 4. yüzyıl farklı temellerde de olsa gene Yunan uygarlığının bir başyapıtlar dönemidir. Klasik dönemin bu dilimi Yunan kültürüyle yetişen Iskender’in ölümüyle kapanmış, izleyen Helenistik dönemde Yunan kültürü Hindistan’a kadar yayılırken Asya ve Afrika halklarının kültürlerinden de büyük ölçüde etkilenmiştir.

Sen de birkaç kelam et...

Select Language